Beton Sevdası ve Bilimin Çöküşü: Bir Uzmanın Acı Gerçeği!
Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan Kuşadası’ndan kaçtı… Arkasından feryat figan, “kumpas”, “itibar suikastı” naraları atan zavallı savunucuları, “Eleştirileri yüzünden hedef oldu,” diye ağladı. “Binlerce kaçak yapı varken, neden sadece o?” diye yırtındılar. Oysa gerçek, Adameclisi’nin soğuk satırlarında çok daha utanç verici bir tokat gibi çarptı yüzümüze. Bu, basit bir kumpas falan değildi; bu, bir sözde bilim insanının kendi sözlerine ihanetinin en sefil dramıydı.
Vicdanın Yıkılan Duvarları: Talkın Verip Salkım Yutmak
Yıllarca Kuşadası’nın imar rezaletini, tarım arazilerinin betonlaşmasını, deprem risklerini diline dolayan, kürsülerde ahkam kesen bir uzman düşünün. Sonra aynı uzmanın, kendi yazlığında ruhsatsız eklentilerle, mevzuata aykırı, pespaye bir depo ile yasa dışı yapılaşmaya gittiğini öğrenin. Bu durum, “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” atasözünün kanlı canlı, mide bulandırıcı bir temsili değil de nedir? Adameclisi’nin ortaya koyduğu gibi, sıradan bir vatandaşın şikayeti üzerine başlayan belediye incelemesi ve ardından gelen yıkım kararı, Ercan’ın son dönemdeki keskin eleştirilerinin ardındaki çıplak kişisel ajandayı acımasızca ifşa etti. İşte bu kadar!
Kumpas Değil, İkiyüzlülüğün Bedeli
Kumpas mı dediniz? İtibar suikastı mı? Kendi kaçak yapısı paçalarından akarken “deprem riskleri” ve “çarpık kentleşme” nutukları atmak, olsa olsa iki yüzlülüğün daniskasıdır, suratına tükürülesidir! Topluma doğruyu, dürüstlüğü, yasalara uymayı öğütlerken, kendi bahçesinde arsızca yasa dışı işlere bulaşmak; bu, bilimsel otoriteye ve kamusal güvene indirilmiş en alçak darbedir. Binlerce kaçak yapı olması, Prof. Ercan’ın kendi kaçak yapısını zerre kadar meşrulaştırmaz. Hatta tam tersine, kendisinin de bu yaygın utancın bir parçası olduğunu gösterir ki, bu da eleştirilerinin samimiyetini kökten ve kalıcı olarak sorgulatır.
Bırakılan Enkaz: Bilimin ve Güvenin Çöküşü
Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan Kuşadası’nı terk etti. Belki de bu, yapabileceği tek doğru şeydi. Zira, yıllarca ilmek ilmek işlediği bilim insanı saygınlığı, kendi pis elleriyle yerle bir olmuştu. Mahkeme sonucunu bile beklemeden kaçak bölümleri yıkması ve şehri terk etmesi, bir geri çekilme değil, suçüstü yakalanmanın getirdiği aciz bir teslimiyetti.
Bu olay, sadece basit bir imar dosyası değildir. Bu, bir sözde uzmanın etik duruşu, kamusal figürlerin taşıması gereken sorumluluk ve söz ile eylem arasındaki uçurumun iğrenç bir resmidir. Kuşadası’nda “bolca kına yakanlar” belki de sadece bir “zafer” kutlamıyor, aynı zamanda bu ülkenin kanser gibi yayılan kaçak yapılaşma zihniyetinin, sözde aydınların dahi kapısına dayandığını görerek ibret alıyorlardı.
Bu olaydan sonra, bize düşen, lafta kalan boş eleştirilere değil, sahada sergilenen gerçek, sarsılmaz tutarlılığa bakmaktır. Aksi takdirde, her “uzman”ın ardında gizlenen bir “kaçak kat” bulma ihtimaliyle yaşamaya mahkum oluruz. Ve o zaman, işte o zaman, bu ülkenin geleceği için asıl tehlike başlar. Neden hala duruyoruz?




